Gaznevî devletini ilk defa kurmuş olan kimsedir. Doğum tarihi kesin
olarak bilinmemektedir. Alp Tegin, Samanoğulları (Sâmânîler) devletinin
hassa ordusundan yetişmiş, önce bu orduya komutan olmuştur. Abdülmelik
tarafından 955’te Horasan Valisi tayin edilmişti. Bu hükümdarın ölümünden
sonra yerine geçen Nuhoğlu Mansur’un hükümdarlığına Alp Tegin taraftar
değildi. Bundan dolayı Mansur Alp Tegin’den çekinerek onu Horasan Valiliğinden
azletti. Alp Tegin, 962 yılında Mansur’a isyan ederek dört bin Türk
askeriyle Gazne şehrini almış ve orada egemenliğini sürdürmeye başlamıştır.
Mansur tarafından kendisini yok etmek üzere gönderilen orduyu da yenmiş
bunun üzerine Mansur Alp Tegin ile bir antlaşma yapmak durumunda kalmıştı
Alp Tegin’in yerine geçen oğlu, Sâmânîlerin tâbii olarak kaldı. Gazneliler
devletinin ikinci kurucusu sayılan Sevük Tegin veya Sebük Tegin de Alp
Tegin’in kölelerindendir. Alp Tegin 963 yılında öldü.
ATTİLÂ
Büyük Türk-Hun İmparatoru'dur. 395 yılında doğdu. Hun Devleti'nin
kurucularından Muncuk'un oğludur. 434 yılında kardeşi Bledu ile birlikte
İmparatorluğun başına geçti. Bir süre sonra kardeşinin öldürülmesiyle
Tuna kıyılarından Çin Seddi'ne kadar uzayan imparatorluğun tek hâkimi
oldu. 750 bin kişilik ordusuyla Galya şehirlerini alt üst etti. Orleans'ı
kuşattı. Kuzey İtalya'yı silindir gibi ezip geçti. Avrupa'yı titreten
bir cihangir oldu. 453 yılında öldü.Tıpkı Büyük İskender gibi bütün
dünyaya hâkim olmak ihtirası ile dopdolu bulunan Attila, bu büyük emelini
tamamen gerçekleştiremedi. Ancak tarihin tanıdığı en ünlü cihangirlerden
biri oldu.Gençliğini barış için rehin olarak Roma'da geçirmiş, bu yüzden
Roma kültürünün yanı sıra zaaflarını ve karakterlerini incelemişti.
Latince'yi de ana dili gibi öğrenmişti. Hükümdar olduktan sonra Romalılar
hakkındaki bütün bu bilgilerini en iyi şekilde değerlendirmeyi başardı.
Attilâ önce Doğu Roma'yı hedef aldı. Bizans üzerine yürüdü. Kendisinden
aman dileyen İmparatoru yıllık vergiye bağladı. Bir süre sonra vergisini
ödemeyen imparatora, bunu pek pahalıya ödetti. Balkanlardan Mora'ya,
oradan İstanbul kapılarına kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Bizanslılar
vergiyi iki misline çıkartarak İstanbul'u kurtardılar. Fakat, bu arada
Bizans İmparatoru III. Valentinianus, bir suikastçi göndererek Attilâ'yı
öldürtmeye teşebbüs etti. Bu teşebbüs sonuçsuz kaldı. İmparator bu kez
kendi emriyle suikasti hazırlayanın kafasını kestirip Attilâ'ya göndermekle,
kendisini temize çıkarmaya kalkıştı. Bu arada III. Valentinianus'un
hayatı boyunca evlenmemeye mahkum ettiği kız kardeşi, rahibe olarak
kapatıldığı manastırdan Attilâ'ya bir nişan yüzüğü göndererek kendisiyle
evlenmeye hazır olduğunu bildirdi. Bütün Avrupa'ya dehşet saçan Attilâ,
Bizans İmparatoru'na daha sert bir mesaj göndererek, nişanlısının kapatılmış
bulunduğu manastırdan serbest bırakılmasını ve müstakbel eşine çeyiz
olarak Batı Roma İmparatorluğunun yarısının verilmesini istedi. III.
Valentinianus, Büyük Türk-Hun İmparatoru'nun bu teklifi karşısında kara
kara düşüncelere daldı. Bunun verdiği huzursuzluk bütün Bizans'ı kapladı.
Doğu Roma İmpatorluğu sınırları içinde bitip tükenmek bilmeyen korkulu
günler ve aylar başladı, Attilâ'nın bütün emeli Batı ile Doğu Roma İmparatorluklarının
kendisine karşı birleşmelerini önlemekti. İki cephede birden savaşmak
istemiyordu. Doğu Roma'yı bu huzursuzluğun içinde bıraktıktan sonra
ani bir kararla Batı Roma'ya yürüdü. Bir hallaç pamuğu gibi attı, Batı
Roma İmparatorluğu'nu. Roma'ya girmesinin gün meselesi halini aldığı
bir sırada Papa III. Leon, bizzat Attilâ'nın karargâhına giderek Roma'yı
çiğnememesi için ricada bulundu. Hattâ bunun için kendisine yalvardı.
Papanın bu yalvarışı karşısında istilâyı durdurmayı kabul eden Attilâ,
Romalıları çok ağır bir vergiye bağladı.Sekiz yıl içinde bütün Avrupa'da
eşi görülmemiş ölçüde büyük bir istilâda bulunan Attilâ, korku ve dehşet
ifade eden tek isim oluvermişti. Bu yüzden son derece âdil bir hükümdar
olmasına rağmen bütün Avrupa kendisini barbar gözüyle gördü. Onun etrafına
saçtığı büyük korku ve dehşetin psikolojik bir sonucu olmuştu bu yanlış
teşhis... Attilâ yalnız büyük bir istilâcı ve yaman bir komutan değil,
mükemmel bir hükümdardı. Tarih onu, milletine medenî bir düzen veren
ve dünyada posta teşkilatını kuran ilk kişi olarak tanır.Attilâ'nın
ilk eşi ve baş kadını Arıkan idi. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu
İlek'in anası olan Arıkan'dan başka bir kaç kadın daha almıştı. 453
yılında büyük Türk-Hun İmparatorluğu'nun başkenti olan Etzelburg'da
(Bugün Macaristan sınırları içinde bulunan Attila şehri) İlkido adında
genç bir kızla evlendi. Elli sekiz yaşında olmasına rağmen son derece
dinç ve kuvvetli idi. Zifaf gecesinin sabahında, bütün Avrupa'yı tir
tir titreten cihangir, yatağında ölü bulundu. Ağzından, burnundan boşanan
kanlarla, bütün yatak kıpkırmızı olmuştu. Ölümünün şiddetli bir burun
kanamasından mı, bir hastalıktan mı, yoksa bir suikast sonucu mu meydana
geldiği kesinlikle anlaşılamadı. Cenazesi, ölümünün ertesi günü yapılan
çok büyük bir törenle kaldırıldı. Cesedi altın bir tabuta konulmuştu.
Bu tabut, önce gümüş, sonra da demir bir mahfazanın içine yerleştirilmiş
ve böylece toprağa verilmişti.Attilâ, ölümünden sonra, kimse tarafından
rahatsız edilmeden ebedî uykusunu uyumak isterdi. Bunu, böyle vasiyet
etmişti. Bu nedenle mezarını kazıp kendisini toprağa verenler okla vurulmak
suretiyle hemen oracıkta öldürüldü. Sonra mezarının yanından geçmekte
olan bir çayın mecrası değiştirildi. Sular başta tarafa, muhtemel olarak
mezarın üzerinden verilen yeni mecrasına akıtıldı. Böylelikle büyük
cihangirin son arzusu yerine getirilmiş oldu. Ne yazık ki bugün mezarının
yeri dahi bilinmez...
Alparslan
1030 yılında doğan Alparslan Çağrı Bey’in oğlu ve Tuğrul Bey’in yeğenidir.
Gazne hükümdarı Mevdut’a karşı 1044’te kazandığı büyük zafer kazandığı
savaşta dikkat çekti. Çağrı Bey ona 1058’de Belh, Toharistan, Tirmiz,
Kobadiyan, Vahş ve Valvalic gibi şehirleri bırakarak devlet yönetimine
hazırladı. 1059 yılında Gaznelilerle yapılan anlaşma sonrasında 1060’ta
Çağrı Bey’in ölümü üzerine Alparslan Horasan Selçuklu Devleti’nin başına
geçti. 1063’te Tuğrul Bey’in ölümü üzerine vasiyeti doğrultusunda yeğeni
ve üvey oğlu Süleyman, Vezir Amidül Mülk Kündüri tarafından tahta çıkarıldı.
Ancak Selçuklu Beyleri Alparslan’dan yana tavır koydu. Bu arada Kutalmış’ın
payitaht Rey’ hücumu üzerine Vezir Kündüri, Horasan Selçuklu Hükümdarı
Alparslan’ı Rey’e çağırarak Selçuklu tahtını ona devretti. Daha sonraki
muharebede Alparslan Kutalmış’ı mağlup ederek Rey’e girdi ve 27 Nisan
1064’te tahta çıktı. Kündüri’nin yerine de Nizamülmülk’ü vezir tayin
etti. Dağınık Selçuklu beylerini disiplin altına alan Alparslan zamanın
halifesine kendi adına bütün camilerde hutbe okunmasını emretti. Alparslan’ın
sultanlığıyla doğu ve batı Selçukluları tek bir çatı altında birleşti.
İlk olarak Ermenistan ve Gürcistan civarında fetihler yapan Alparslan
daha sonra Bizans’ın en sağlam hudut şehri olan Ani’yi kuşattı. Ani’nin
son derece sağlam surları boyunca ağaçtan burçlar yaptırarak mancınık
ve okçularla Ani’ye hücum etti. Uzun süren kuşatmadan sonra Ani, 1064
yılı içinde fethedildi. Alparslan aynı yıl doğuda Tiflis’e kadar fetihler
yaparken kumandanları da Anadolu’da çeşitli fetihler gerçekleştirdi.
Özellikle Afşin Bey, Bizans’a karşı Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde
önemli başarılar elde etti. 1067’de Malatya’da Bizans ordusunu yenen
Afşin Bey Kayseri’ye kadar ilerledi. Bizans’ın başına geçen Romanus
Diogenes Selçuklu akınlarına son vermek için 1068’de harekete geçti.
Ancak Afşin Bey’in çevik manevraları üzerine sonuç alamadan İstanbul’a
döndü. Selçuklu akınlarının sürmesi ve görevlendirdiği kumandanların
bozguna uğraması üzerine Diogenes 1069’da tekrar ordusunun başına geçti.
1069 ve 1070 yılları Diogenes ile Türk akıncı beylerinin vurkaçlarıyla
geçti. Alparslan 1071’de Azerbaycan’dan Bizans ülkesine girerek Malazgirt’i
kuşattı ve Ani’den sonra Bizans’ın en güçlü sınır şehri olan Malazgirt
de düştü. Buradan güneye ilerleyen ve Halep’i alan Alparslan Bizans
İmparatorunun taarruza geçtiğini öğrenince 27 Nisan 1071’de harekete
geçti. Fakat Fırat’ı geçerken ordusu büyük kayıplar verdi. Bunun üzerine
Azerbaycan’a dönüp Hoy şehrini merkez yaparak hazırladığı 40 bin kişilik
ordusu ile Ahlat’a doğru yola çıktı. Bizans’ın 200 bin kişilik ordusu
Rum, Rus, Hazar, Uz, Peçenek, Ermeni, Gürcü ve Franklardan oluşuyordu.
Ancak savaş başladıktan iki saat sonra Bizans ordusundaki Peçenek ve
Uz Türkleri Selçuklu saflarına katıldı. 26 Ağustos 1071 Cuma günü öğleden
sonra başlayan savaş, akşama doğru bitti. Bizans ordusu 1’e karşı 4
oranındaki büyük sayısal üstünlüğüne karşın ağır bir yenilgi aldı. Tarihte
ilk kez bir Bizans İmparatoru müslümanlara esir düştü. Malazgirt Zaferi
daha sonra Selçuklu Türk beylerinin Anadoluda girişeceği fetihlerin
anahtarı olurken, Sultan Alparslan Rey ve Hemedan’a geri döndü. Alparslan
Batıni fırka mensubu Yusuf el-Harezmi’yi ortadan kaldırmak için Yeni
Buhara yakınlarındaki Hana Kalesi’ne bir sefer yaptı. Fazla dayanamayacağını
anlayan Yusuf, Alparslan’a teslim olacağını bildirdi. Yusuf El-Harezmi’yi
huzuruna getirten Alparslan, burada Yusuf El-Harezmi’nin ani bir hançer
darbesi ile ağır yaralandı. Aldığı yara yüzünden 4 gün sonra 25 Kasım
1072’de 42 yaşında iken vefat eden Alparslan’ın naaşı Merv’e götürülerek
babası Çağrı Bey’in yanına defnedildi.
Ahmet Cevat
“Çırpınırdın Karadeniz” şiirini ya da marşını bilmeyenimiz yok gibidir,
ama yazarının bir Azerbaycanlı şair olduğunu bilmeyenimiz çoktur. Ahmet
Cevat, 5 Mayıs 1892 yılında Azerbaycan’ın Şemkir şehrinin Seyfeliköyünde
doğmuş, genç yaşlarından itibaren döneminin aktif şahsiyetleri arasında
yer almış, yaşadığı yıllarda başgösteren siyasi ve ictimai olaylara
kayıtsız kalmayan bu olayları aksettiren şiirler yazmış, 35 yıllık kısa
hayatında değerli eserler vermiş bir önemli kişilikir. 1916 yılında
neşredilen “Koşma” adlı kitabında “Çırpınırdın Karadeniz” ve “Ben Kimim”
gibi ünlü şiirleri de yeralır. “Çırpınırdın Karadeniz”in müziği Azerbaycan’ın
ünlü bestecisi Üzeyir Hacıbeyli’ye aittir. Şiir 15 Kasım 1914’de Gence’de
yazılır. Bu dönem Osmanlı Devleti’nin son yıllarıdır. Böyle bir çöküş
döneminde Türk’ün bayrağını övmekten daha cesur ve anlamlı ne olabilir?
Bayram remizdir, bununla şair Türk’ün yaşadığı müddetçe hürriyetinin
ve devletinin yaşayacağı mesajını verir. “Çırpınırdın Karadeniz” şiirindeki
bütün mısralar Türk’e mahsustur. Türklüğün övülüp diğer milletlerin
küçültülmesi asla mevzu bahis değildir. Şiirde kendi milletini sevme
duygusu ile beraber diğer milletlere de duyulan sınırsız saygı vardır.
Ne kafiye, ne de kelime bulmakta zorlanan şair kolaylıkla “Bizim eller”
yerine başka bir ifade kullanabilirdi. Bu şiirde övülen de, sevilen
de Türk bayrağıdır. Bu bayrağa kurban edilen de “bizim eller”dir. Kelime
seçiminde aşırı titizlik gösteren şair, bu şiirinde de her kelimeyi
mantık ve saygı çerçevesinde kullanmıştır. Üzeyir Hacıbeyli’ nin bestesi
ile değeri bir kat daha artan bu şiir, bütün Türk dünyasının Marşı olma
ödülüne de lâyıktır.
Ahmet Yesevi
Türk Milliyetinin, hamurkârı olan Ahmet Yesevi, Türkiye dışındaki
Türk Dünyası'nda çok iyi tanınır ve bilinir. Bununla birlikte ülkemizde
de Hazret Sultan'ı bilen ve tanıyan az değildir. Büyük şairimiz Yahya
Kemal Beyatlı; "Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim
milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız?" diyor... Türk milliyetinin temelinde
bir insanın bulunması ne demektir? Ne yapmıştır ki bu insan, böyle bir
vasfa hak kazanmıştır? Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslam mutasavvıfıdır.
Türk aydınlarının Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde ilk defa Türkçe
dini-tasavvufi şiirler söyleyen insandır. Ahmet Yesevi'nin öğrencileri
ve takipçileri, O'nun "Hikmet" denilen şiirlerini yüzlerce yıldan beri
tekrarlayarak Türk dilinin şiir dili olarak gelişmesini sağlamışlardır.
Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslam mutasavvıfı olarak, Türklere İslamı ve
tasavvufu anlatmak için "Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen" hikmetlerini
Türkçe yazdı, söyledi. Hikmetler, Türk Dünyasının her yerine yayıldı.
Türkçe canlandı... Yesevi'nin yolundan gidenler, Türkçe söylediler.
Bu manada Ahmet Yesevi olmasaydı ve güzel Türkçemiz bu kadar yaygın
bir şekilde varlığını sürdüremeyecekti. Yunus Emre bir Ahmet Yesevi
öğrencisi ve Yesevi izleyicisidir. Yolun en büyük şairidir. Şiirlerinin
ilham kaynağı Ahmet Yesevi’dir ve hatta bazı şiirleri Yesevi Hikmetlerinin
tekrarlanmış şeklidir. Sözgelimi Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmetinde; “Işkıng
kıldı şeyda mini Cümle alem bildi mini Kaygum sinsin tüni küni Minge
sinok kirek sin...” Yunus Emre Divanında; "Aşkın aldı benden beni Bana
seni gerek seni Ben yanarın tünü günü Bana seni gerek seni..." İki şiirin
tamamım karşılaştırdığımız zaman temanın ve bazı mısraların birbirinin
aynısı olduğunu görürüz. Ahmet Yesevi ve dervişleri, henüz büyük kısmı
Müslüman olmamış, olanları da yeteri kadar dini bilmeyen Türklere İslamiyeti
anlatmak gayreti içinde, Türkçe söylemişler ve Türkçe'nin devamına ve
gelişmesine en büyük hizmeti yapmışlardır. Gayretlerinin asıl maksadı
elbette İslam'ı yaymaktı. Bunda da büyük başarı kazanmışlardır. Daha
Hazret'in sağlığında, binlerce öğrenci-mürid, Ahmet Yesevi dergahından
aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan
Kuzey Türklük bölgelerine, Diyar-ı Rum (Roma Diyarı) diye adlandırılan
Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmışlardır. Anadolu'da ve Rumeli'de
Türk varlığının kökleşmesinde en büyük hisse yine Yesevi dervişlerinindir.
Osmanlı Devleti'nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaş
Veliler, Geyikli Babalar, Ahmet Yesevi'nin takipçileriydi. Prof. Dr.
Ömer Lütfi Barkan'ın "Kolonizatör Türk Dervişleri" adlı değerli eseri,
bu konuda ayrıntılı bilgilerle doludur. Ahmet Yesevi'nin Anadolu'ya
gönderdiği Hacı Bektaş Veli, Osmanlı ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin
manevi öğretmeni (piri) idi. Yine, Ahmet Yesevi'nin Hacı Bektaş'a yardımcı
olarak gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren
kişidir. Bursa'nın fethini hazırlayan Geyikli Baba, bir başka Yesevi
dervişidir. Yesevi dervişleri, Anadolu'nun Türkleşmesi yıllarında, 12'inci,
13'üncü ve 14'üncü yüzyıllarda, gerektiği zaman savaşçı dervişler olmuşlar
"Alperen" adını almışlar, savaşmışlar ve savaşın ruhu olmuşlardır. Gerektiği
zaman ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlak savaşçıları olmuşlar
"Ahi" adını almışlardır. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmışlar
"Bacıyan" olmuşlardır. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini
üstlenmişler, yolların güvenliğini sağlamışlardır. Gönüllerde inanç,
zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcılar olmuşlardır. Osmanlı'nın
temeli Gaziler, Ahiler, Bacılar ve Abdal'lardır. Bunun için de insanlık
tarihinin en büyük başarısı ortaya konulmuş, dünya yüzünde asırlar süren
"Osmanlı sulhü" gerçekleşmiştir. Osmanlının gerilemesinin bir sebebi
de bu ruhtan uzaklaşmak olmuştur. Yani, iman-ahlak ve bilim çizgisinden,
yani Yesevi anlayışından uzaklaşmak... Ahmet Yesevi, binlerce yıllık
Türk Töresi'nin verdiği doğru ölçülerle de donanmış bir kişi olarak;
İslamı doğru anlamış ve dosdoğru anlatmıştır. Milliyetin temeli "dil"
ve "din" ise, biz dilimizin edebi hayatiyetini ve Müslüman oluşumuzu
ve hatta Müslümanlık anlayışımızı geniş ölçüde Ahmet Yesevi'ye borçluyuz.
Ahmet Yesevi anlayışında kadın ve erkek işte, üretimde birlikte olduğu
gibi, mescitte, mecliste ve dergahta da birlikte olmuşlardır. Kadın,
hayatın dışına itilmemiştir. Ahmet Yesevi anlayışında dinin on temelinden
biri de bilimdir. Ahmet Yesevi'nin anlayışında İslam'a içtenlike sarılmak,
onu yaşatmak; ancak başka din mensuplarına ve bütün insanlara da şefkat
ve hoşgörüyle bakmak vardır; "Sünnet imiş, kafir olsa da insanı incitme
Gönlü katı, kalp incitenden Allah şikayetçidir..." İnsana bu bakış açısı,
bizim tarihimizdeki hakim anlayıştır. Ve elbette ki İslam'ı doğru anlayanların
anlayışıdır. Beş yüz yıl önce Avrupa'da, dinlerinden ötürü işkenceye
ve yok edilme tehdidine maruz bırakılan ispanya Musevilerini gemiler
göndererek İstanbul'a getiren Osmanlı Hükümdarı II. Beyazıt, bu anlayışın
takipçisi ve uygulayıcısıydı. Ve II. Bayezit bir Yesevi dervişiydi.
Bu anlayışa bugün de bütün insanlığın ihtiyacı vardır. Ahmet Yesevi'nin
yaşamış olduğu Türkistan şehri, Uluğ Türkistan'ın kalbidir. Türkistan
şehri aynı zamanda, Oğuz Han'ın da başşehridir. Hepsinden önemlisi,
ilk adı "Yesi" olan Türkistan şehri, Dünya Türklüğü'nün ortak manevi
atası olan Ahmet Yesevi'nin şehridir. Bu şehir, önce kendi adını O'na
vermiş, daha sonra da Ahmet Yesevi'nin unvanını ad olarak almıştır.
İslam Dünyasında, Ahmet Yesevi için "Türkistan'ın Piri" ve "Türkistan'ın
Hazreti" denilirdi. "Türkistan'ın Hazreti’nin Şehri" ifadesi zamanla
kısalarak "Türkistan" olmuştur. Türkistan'da Ahmet Yesevi'nin türbesi
ve Yesevi Dergâhı vardır. Ahmet Yesevi'nin türbesi bugün de Türk Dünyasının
her yerinden gelen ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Türkistan, Mekke
ve Medine'den sona Müslüman Türklerin ikinci kutlu yeridir. Ahmet Yesevi
Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi de kutlu Türkistan şehrindedir.
Türkiye ve Kazakistan Cumhuriyetleri hükümetlerinin ortaklaşa kurdukları
bu üniversite, bütün Türk Dünyası'na hizmet vermek için kurulmuştur
ve şu anda üniversitede, binlerce öğrenci öğrenim görmektedir. Ahmet
Yesevi, bizim ruh hamurkârımızdır. Milliyetimizin temel insanıdır. Bugün,
Türk Dünyası birbirine yeniden kavuşurken, buluşma ve birleşme noktası,
Ahmet Yesevi'nin adı, fikirleri ve hizmetleri olacaktır... AHMET YESEVİ
YOLU Ahmet Yesevi, tarihteki adıyla Türklerin Piri'dir. Milletimizin
en önemli öğretmenidir. Milliyetimizi yoğuran insandır. Çok anlatılmalı,
iyi anlaşılmalı ve yolunca yaşanmalıdır. Geçmişimizin aydınlığı Ahmet
Yesevi'dir. Geleceğimizin kökleri ise geçmişimizin içindedir. Türkistan'daki
yaygın adıyla Hazret Sultan'ı üç hizmeti ve yedi ilkesiyle anlatmak
istiyorum. Ahmet Yesevi'nin üç hizmetinden birincisi; aydınlarımızın
Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde, 12. yüzyılda Türkçe hikmetler
yazmış olmasıdır. "Sevmiyorlar alimler sizin Türkçe dilini Erenlerden
işitsen açar gönül ilini Ayet, hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar Anlamına
erenler başı eğip uyarlar." Türkçe İslami şiirler yazma geleneğini başlatmış
ve açtığı çığırdan büyük bir edebiyat geleneği doğmuştur. Türkçe'nin
bugünkü diriliğini ve yaygınlığını büyük ölçüde Hazret'e borçluyuz.
İkincisi, Ahmet Yesevi, yetiştirdiği öğrencilerini, öğreticiler olarak
Türk Dünyası'na göndermiş, Milletimiz arasında İslam'ı yaymış, yeni
bir ruh ile donanmış olan insanlarımızın büyük bir gelişme ortaya koymalarını
sağlamıştır. Timurluların da, Osmanlıların da temelinde Yesevi ruhaniyeti
vardır. Üçüncüsü, Ahmet Yesevi, İslam'ın dosdoğru yolu olan İslam'ın
Türk yorumunu ortaya çıkarmıştır. İşte bu yorumun esaslarını da yedi
ilkeyle ifade ediyorum; Birincisi, Allah'a aşkla yöneliş. "Aşkı olmayanın
ne dini vardır ne de imanı." İkincisi, ihlas... Yani, içtenlikli Müslümanlık.
Riya'dan, gösterişten uzak, sadece Allah için olan Müslümanlık. "Gösterişçi
son nefesinde imanını yitirir." Üçüncüsü, insan sevgisi. İnsan var edilenlerin
en kutlusudur. Çünkü insan, varlığın özü, özetidir... İnsanın derdiyle
dertlenmek insana hizmet, İslam'ın tam kendisidir. "Garip, fakir, yetimleri
Elçi sordu O gece Mirac'a çıkıp Allah'ı gördü Geri döndüğünde yine fakirlerin
halini sordu Gariplerin izini arayıp geldim ben de..." Dördüncüsü, hoşgörü...
İnsanların din, dil, renk, cinsiyet farklılığından ötürü horlanmaması,
farklılıkların kavga konusu yapılmaması. "Sünnet imiş, kafir de olsa,
insanı incitme Gönlü katı, kalp inciticilerden Allah şikayetçi." Beşincisi;
kadın ve erkek eşitliği... Ahmet Yesevi anlayışında kadın ve erkek işte,
üretimde, mecliste, dergâhta birliktedir. Altıncısı, emek ve işin kutsallığı.
Ahmet Yesevi yolunda kişinin geçiminin öz emeğiyle olması ve çalışması
esastır. Hazret, binlerce öğrenci yetiştirirken geçimini kendi ürettiği
kaşık ve kepçelerle sağlıyordu. Yedincisi, bilim... Dinin on esasından
biri de bilimdir. Bilim insanı Allah'a ulaştıran ve varlığı bilerek
Yaratanı bilmeyi sağlayan yoldur. Ahmet Yesevi'nin üç hizmeti ve yedi
ilkesi, bize yarınlarımızı da aydınlatacak bir yolu gösteriyor.
Ali Kuşçu
Türk Dünyasının en büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu, 15. Yüzyıl başlarında Semerkant’ta doğdu. Babası Muhammed ünlü Türk sultanı ve astronomu Uluğ Bey’in kuşçusu olduğu için ailesi ‘Kuşçu’ lakabıyla tanındı.
Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomi’ye ilgi duyan Ali Kuşçu devrin en büyük alimleri olan Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddin Cemşid ve Muinüddin Kaşi’den matematik ve astronomi dersleri aldı. Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman’a gitti. Burada Hallü Eşkali Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrid adlı eserini yazdı.
Daha sonra tekrar Semerkant’a dönen Ali Kuşçu, Kadızade Rumi’nin ölümü üzerine Uluğ Bey tarafından Semerkant Rasathanesine müdür olarak atandı. Ancak Uluğ Bey’in 1449’da öldürülmesi üzerine Semerkant medresesi ve rasathanesindeki çalışmalarına son vererek Tebriz’e gitti. Bir süre sonra da Uzun Hasan’ın elçisi olarak İstanbul’a Fatih Sultan Mehmet’e gitti.
Ali Kuşçu bu elçilik görevini tamamladıktan sonra Fatih’in ricası üzerine tekrar İstanbul’a dönerek Osmanlı Devleti hizmetine girdi. Kuşçu’nun ders vermeye başlamasıyla İstanbul medreselerinde Astronomi ve matematik alanında büyük gelişme oldu. Burada Matematik ve Astronomi alanında Risale Fi’l-Hey’e (Astronomi Risalesi), Risale Fi’l-Hesap Matematik Risalesi), Risale Fi’l-Fethiye (Fetih Risalesi) ve Risale Fi’l-Muhammediye (Cebir ve hesap üzerine) başta olmak üzere çok sayıda eser yazan Ali Kuşçu 1474’te İstanbul’da vefat etti.
Ali Sir Nevai
1441'de Herat'ta doğdu. Babası Timur'un meliklerinden Sultan Ebu Said'in veziri Kiçkine Bahşi idi. Ali Şir Nevai'nin ilk eğitimini babası verdi. Daha sonraki eğitimine Horasan ve Semerkant'ta devam etti. Sultan Hüseyin Baykara ile okul arkadaşı idi. Hatta okurken aralarında kim devlet idaresine geçerse diğerini unutmamak üzere sözleşmişlerdi.
Sultan Hüseyin Baykara, Herat'ta yönetimin başına geçince sözleştikleri gibi Ali Şir Nevai'yi aradı. Onun Semerkant'ta olduğunu öğrendi ve Maveraünnehir Meliki Ahmet Mirza'ya bir mektup yazarak Ali Şir Nevai'yi kendisine göndermesini istedi. Ali Şir Nevai, Ahmet Mirza'nin adamları tarafından Herat'a götürüldü. Sultan Baykara onu önce mühürdar yaptı daha sonra vezirlik görevine tayin etti.
Görevi sırasında bol bol kitap okumak, ilim çevreleriyle sohbet etmek ve araştırma yapmak imkanı bulan Ali Şir Nevai, bir süre sonra yaptığı işten sıkılmaya başladı. İstifasını Hüseyin Baykara'ya sunduysa da kabul edilmedi. Aksine Esterabad Valiliği'ne tayin edildi. Ali Şir Nevai, valilik görevinde fazla durmadı ve 1490 yılında ayrıldı.
Valilik görevinden ayrıldıktan sonra bilim ve sanat konularında yoğunlaşan Ali Şir Nevai, 1501 yılında doğduğu şehir olan Herat'ta vefat etti.
Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazan Ali Şir Nevai, Arapçayı da çok iyi öğrenmişti. Meşhur ilim adamlarından Molla Cami, onun şiir arkadaşlarındandır. Kaşgarlı Mahmut'tan sonra Türk diline en büyük hizmet eden kişi olarak tanınan Ali Şir Nevai, Muhakemet-ül Lügateyn adlı kitabında Türkçe ile Farsça'yı karşılaştırarak pek çok yerde Türkçe’nin üstünlüğünü savunmuştur. Nevai, bu kitabını Türkçe’yi bırakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen yazmıştır. Ali Şir Nevai, Türkçe yazdığı şiirlerinde Nevai, Farsça yazdığı şiirlerinde ise Fani mahlaslarını kullanmıştır.
Ali Şir Nevai'nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak üzere beş ayrı divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazain-ül Maani'dir. Türkçe divanlarını, Garaibü’s-Sağir, Nevadir-üş Şebab, Bedayi-ül Vasat ve Fevaidü’l- Kiber adları altında yazmıştır.
Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse'si ile Türk edebiyatında ilk hamse yazan Ali Şir Nevai’nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha vardır. Sırasıyla şunlardır: "Hayret-ül Ebrar, Ferhat ve Şirin, Leyla ve Seb'a-i Seyyarem, Sedd-i İskender, Lisanü't-tayr, Muhakemet-ül Lügateyn, Mecalis-ün Nefais, Mizanül Evzan, Nesaim-ül Mehabbe, Nazm-ül Cevahir, Hamset-ül Mütehayyirin, Tuhfet-ül Mülük, Münşeat, Sirac-ül Müslimin, Tarih-ül Enbiya, Mahbub-ul Kulub Fil Ahlak, Seyf-ül Hadi ve Rekabet-ül Münadi."