![]() |
|
|
| Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu |
| Osmanlı Devleti'nin kurucusu sayılan Osman Gazi'nin
babası Ertuğrul Gazi, onun babası Gündüz Alp'tir. Gündüz Alp'in babasının
Kaya Alp, onun babasının Gök Alp, onun babasının Sarkuk Alp, onun babasının
Kayık Alp olması ihtimali vardır. Yurt tutmak için Orta-Asya'dan, Türkistan'dan
Doğu Anadolu'ya gelen bir Kayı aşiretinin başında bu Sarkuk Alp'in bulunması
muhtemeldir. Yurt tutulan bölge, Van Gölü'nun kuzey-doğusunda Ahlat civarıdır.
Osman Gazi'nin büyükbabası Gündüz Alp'in, kendisi gibi Kayılardan olan Mardin
Artuklularının hizmetinde bir bey iken Caber'de Fırat'ı geçerken boğulup
Türk mezarına gömülmüş olması ihtimali düşünülebilir. Osmanlı Devleti'ni
kuracak aileyi bir buçuk asır sonra Ahlat'tan oynatan sebep yaklaşan Cengiz
Han'ın Moğolları olabilir. Ahlat-Mardin yolu, güney-batıya doğru kuşuçuşu
200 km'dir. Gündüz Alp, Artuk Arslan'ın (1201-1239) emrettiği bir misyon
için 250 km daha güney-batıya inip Caber'e gelmiş olabilir. Bu misyonda
başarılı olmayan Kayı Aşireti reisi Gündüz Alp'ı kaybedip onun oğlu Ertuğrul
Gazi'nin başkanlığında 1230 yazında Yassıçemen meydan muharebesinde 39 yaşlarındaki
Ertuğrul Bey, Türkiye sultanı Alâeddin Keykubad'a küçük fakat yiğitçe bir
hizmette bulunmuş olmalıdır. Bunun üzerine Alâeddin, Ertuğrul Bey'e Bizans
sınırında dirlik vermiştir. Ertuğrul, Erzincan'dan kuş uçuşu 900 km yol
alarak batıdaki dirliğine erişmiştir. Muhtemelen tarih 1231 yılıdır ve Osmanlı
Devleti'nin nüvesi kurulmuştur. Ertuğrul Bey, Türkiye İmparatorluğu'nun
bir uc beyi durumundadır. Selçuklu Türkiye'sinin Bizans'a karşı olan batı
sınırları, iki büyük uc beyi tarafından korunmaktadır, kuzey'de Kastamonu'da
oturan Çobanoğulları ve güneyde Germiyanoğulları. Ertuğrul Bey 1281'de ölünceye
kadar 50 yıl bu Çobanoğullarına tabidir. Doğrudan doğruya Konya'daki Selçuklu
İmparatoru'na bağlı büyük uc beylerinden değildir. Ertuğrul Gazi'ye verilen
yurd Bursa-Bilecik illerinin sınırlarının birleştiği yöredir ve 1.000 km2
kadar bir toprak parçasından ibarettir. Söğüt, sonradan Bizans'tan fethedilerek
başkent yapılmıştır. Ertuğrul Gazi'nin yerine oğlu Osman Gazi geçmiş ve
1324'e kadar 43 yıl saltanat sürmüştür. 1300 yılına kadar babası gibi Çobanoğullarına
tabi küçük bir uç beyi olan Osman Gazi, bu tarihte doğrudan doğruya Konya
Selçuklularına bağlı büyük bir uc beyi mevkiine yükselmiştir. Bu suretle
Osmanlı devletçiliği 69 yıl Çobanoğullarına, Kastamonu'ya tabi yaşamıştır.
1308'de Selçukoğulları düşünce Osman Bey, doğrudan doğruya Tebriz'de oturan
İlhan'ın büyük uc beylerinden biri haline gelmiş ve İlhan'ın Anadolu umumî
valileri tarafından kontrol edilmiştir. İlhanlılara tabiiyet, 1335'e kadar
devam eder. Osman Gazi 1281'de babasından 4.800 km2 kadar aldığı toprak
mirasını 16.000 km2'ye çıkartarak 1324'te oğlu Orhan Gazi'ye devretmiştir.Bu
toprakları Bizans'tan fethetmiştir. Osman Gazi'nin bıraktığı miras bugünkü
Bilecik ili, Eskişehir merkez ilçesi, Sakarya'nın Gevye, Akyazı, Hendek,
Kütahya'nın Domaniç, Bursa'nın Mudanya, Yenişehir ve İnegöl ilçelerinden
ibarettir. Orhan Gazi, babasının yıllardan beri kuşattığı Bursa'yı alarak
(6 Nisan 1326) başkent yaptı. Bu suretle 1321'de Marmara'ya erişen ve denize
çıkan Osmanlılar bir Bizans şehri daha aldılar ve az sonra Karadeniz'e de
çıktılar. 1231'den 1326'ya kadar 65 yıl üç Osmanoğlu birer prenstir. Sadece
1300'de Selçuklu sultanından tablü'l-alem alarak büyük uç beyi olmuşlardır.
1326'dan itibaren Orhan Gazi artık gerçek bir kraldır ve Anadolu Türkmen
beyleri içinde yalnız Karamanoğlu aynı seviyededir. 1335'te Sultan Orhan
artık İlhanlılara bağlılıktan kurtulur ve tamamen müstakil, askerî bakımdan
çok güçlü, fevkalâde dinamik bir devletin başı olur. 1324 Şubatı'ndan 1362
Mart'ına kadar 38 yıl süren saltanatı fetihlerle geçer. Babasının dehasını,
belki daha büyük çapta tevarüs etmiştir. Son derece mahir bir diplomasi
ile hem Anadolu Türkmen Beylikleri, hem Balkan devletleri, hem de Bizans
ile münasebetlerini devam ettirir ve daima Osmanlı Devleti'nin lehine durumlar
meydana getirir. 1329 Mayısında, o sırada çok mühim bir şehir sayılan İznik'i
fetheder. Şehri geri almak isteyen Bizans imparatoru III. Andronikos Paleologos'u
Türk topraklarına sokmadan Boğaziçi'ne 40 km mesafede, Gebze civarında yakalar.
Yapılan savaşta imparator yaralanıp kaçar ve iki imparatorluk prensi muharebe
meydanında kalır. Bu Pelekanon meydan muharebesi (2 Mart 1313) Osmanlı hükümdarının
şöhretini bütün cihana yayar. Zira Avrupa'nın unvan ve protokol bakımından
birinci hükümdarı sayılan Bizans İmparatorunu açık sahra muharebesinde yenmiştir.
1345'te ilk Türkmen beyliði olarak Balýkesir-Çanakkale
çevresinde saltanat süren Karesi beyliðinin topraklarýný
Osmanlý Devleti'ne katar ve Çanakkale Boðazý'nýn
Asya yakasýný tutar. 1354'te Orhan Gazi'nin büyük
oðlu Veliahd Gazi Süleyman Paþa Gelibolu yarýmadasýna,
Rumeli'ye, Balkanlara, Avrupa'ya ayak basar. Türk tarihinin dönüm
noktalarýndan biridir. "Rumeli Fâtihi" þanýný
kazanýr. Gelibolu yarýmadasýný fetheder. 1354'te
Ankara'yý da alýr. 1359'da attan düþerek ölür
ve Bolayýr'daki büyük millî ziyaret yerlerinden olan
türbesine gömülür. Yerini kardeþi Gazi Murad Bey
(I. Murad) alýr. Murad Bey daha 1359'da Meriç'i aþarak
Dimetoka'yý alýr ve Ýstanbul surlarýna kadar
akýnlar yapar. 1362'de babasý Orhan Gazi'nin yerine geçer.
4 ay sonra 1362 Temmuzunda da Edirne'yi fetheder. Artýk Osmanlý
Devleti bir imparatorluktur. Dünyanýn güçlü
devletlerinden biridir ve çekinilecek bir askerî güçtür. Sultan Orhan'ýn oðluna býraktýðý servet 95.000 km2 dir. Bugünkü Bilecik, Bursa, Balýkesir, Sakarya, Kocaeli, Bolu illerinin tamamýný, Çanakkale ve Eskiþehir illerinin en büyük kýsmýný, Ýstanbul ilinin Asya topraklarýnýn büyük kýsmýný, Edirne, Kýrklareli, Tekirdað, Ankara, Manisa, Kütahya, Ýzmir illerinden de bazý parçalarý içine alýr. Bu topraklar üzerinde Orhan Gazi'nin devletinin nüfusu, o zamanki Ýngiltere krallýðýnýn nüfusundan çok fazladýr. Ve bu topraklar o çaðda dünyanýn en zengin ülkeleri arasýndadýr. Boðazlar, Marmara, Ege, Karadeniz arasýnda iki kýtaya yayýlmýþtýr. Dehþetli bir jeopolitik ehemmiyet arz etmektedir. I. Sultan Murad, 1362'de babasýnýn yerine geçtikten bir kaç ay sonra Edirne'yi aldýðý zaman, büyükbabasýnýn babasý Ertuðrul Gazi'nin Sakarya çevresinde yurt tutmasý üzerinden 131 yýl geçmiþtir. 131 yýlda Sakarya'dan Meriç'e varýlmýþtýr. Bu topraklarýn mühim kýsmý gaza ve cihad yoluyla Hristiyanlardan fethedilmiþ ve Türkleþtirilmiþtir. 1335'ten itibaren Türkiye'nin en güçlü hükümdarý ve lideri olan Sultan Orhan'dan sonra 1362'de Sultan Murad artýk hiç bir Anadolu Türkmen beyliðince münakaþa edilemeyecek bir dereceye eriþerek saltanatýna baþlamýþtýr. |
| Balkanlara Doğru |
| Ağabeyi Gazi Süleyman Paşa, Rumeli Fatihi ise I. Sultan
Murad Han Hüdâvendigâr Gazi de Balkanların fatihidir. Türklerin Meriç'i
geçmesi Balkan devletlerini telaşlandırmış ve Osmanlı'ya karşı ilk Haçlı
koalisyonu teşekkül etmiştir. Bu koalisyon, Macaristan kralı I. Layoş'un
başkumandanlığı altında Sırbistan kralı V. Uroş, Bosna kralı I. Tvtko'nun
da katılmasıyla Osmanlıların üzerine yürümüş, fakat 1364'te Sırp Sındığı'nda
Hacı İlbeyi tarafından mahvedilmiştir. İkinci Haçlı Ordusu 26 Eylül 1371'de
I. Murad tarafından Çirmen meydan muharebesinde ezilmiştir. Bu vuruşmada
başkumandan olan Sırbistan kralı Vukaşin ile kardeşi Veliahd prens Uybyeşat
can vermişlerdir. Balkanları hızla ele geçiren I. Murad, Anadolu Türkmen
beyliklerinde de genişlemek ihtiyacında idi. Asker ve saire bakımından bu
beyliklerin topraklarına ihtiyacı vardı. Sulh yoluyla, şan ve şöhretinin
sağladığı avantajlarla Anadolu'da yayılmaya çalışıyor, fakat bilhassa Karamanoğulları
mukavemet ediyordu. 1386-1387'de ilk Osmanlı-Karaman savaşı çıktı ve bundan
böyle hepsinde olacağı gibi Karaman ezildi. Üçüncü Haçlı koalisyonu 20 Haziran
1389'da Birinci Kosova meydan muharebesinde yok edildi. Fakat zaferden sonra
Sultan Murad şehid düştü. Türk tarihinin müstesna askerlerinden biri olan
I. Murad, 27 yıl 3 ay süren saltanattan sonra oğlu Yıldırım Bâyezid'e 500.000
km2 'ye varan bir imparatorluk bırakıyordu. Avrupa toprakları (291.000 km2
) Asya topraklarını (208.000 km2) geçiyordu. Bu suretle Orhan Gazi'nin bıraktığı
devletin sınırları 5 mislinden fazla büyümüş oluyor ve bu iş bir kuşaktan
(33 yıl) daha kısa bir müddet içinde gerçekleşiyordu. Tuna, kuzeyde sınır
teşkil ediyor ve Türk toprakları Balkanlarda Atina'nın kuzey varoşları ile
Belgrad'ın güneş varoşları, doğudan batıya doğru da Karadeniz'le Adriyatik
Denizi arasında uzanıyordu. Orta Karadeniz kıyıları ve Orta Anadolu'nun
batı kesimi, Osmanlı metbûluğunu kabûl etmişti. Akdenize çok yaklaşılmıştı.
1390 yılı ile 1391'in ilk aylarında I. Bayezid kendisine "Yıldırım" ünvanını
kazandıran bir süratle Batı Anadolu Türkmen beyliklerini birer ikişer ortadan
kaldırarak Osmanlı birliğine kattı. Çoğu mukavemet bile etmedi. Bu mukavemet
hem imkânsızdı, hem de Osmanlı birliğine katılmanın büyük avantajları vardı.
1391'de Sultan Bayezid, Akdeniz kıyılarında idi. İkinci Anadolu seferinde
tekrar savaş çıkaran Karaman'ı ezdi. 60 parça harp gemisi ile Ege adalarını
vurduktan sonra Bizans'ın Osmanlılarca ilk kuşatmasını yaptı. 1391 yazında
Türklerin Eflak dedikleri Güney Romanya prensliği Osmanlı hâkimiyetini tanıdı
ve Osmanlı kudreti Tuna'yı aşmış oldu. Ertesi yıl Selanik ve Silivri fethedildi.
Macaristan kralı Sigusmund'un ordusu ezildikten sonra padişah 3 Anadolu
seferine çıktı. Kastamonu'daki İsfendiyar Türkmen beyliğini doğrudan doğruya
Osmanlı birliğine kattı. 25 Eylül 1396'da Yıldırım, Niğbolu'da bütün Avrupa'nın
katıldığı bir Haçlı ordusunu mahvetti. Avrupa'nın en seçkin birliklerinin
katıldığı 130.000 kişilik bu ordu bir yılda ve çok iyi, büyük masraflarla
hazırlanmıştı. Bizans'ı yeni bir Osmanlı muhasarasından kurtarmak, Türkleri
Balkanlardan çıkarmak, hatta Kudüs'e kadar gitmek niyetinde olan Haçlı ordusuna
büyük devletlerden Macaristan, Fransa, İngiltere, Almanya, Polonya, Venedik
ve bir kaç küçük devlet de katılmıştı. Haçlı ordusuna Macaristan Kralı komuta
ediyordu. Yıldırım Han, 1397'de Attika ve Mora seferini yaptı. Karaman Beyliğini
doğruca Osmanlı birliğine kattıktan sonra 1398 baharında Canik'e (Samsun)
geldi. Yıl sonunda Kadı Burhaneddin devletine son verdi. Kayseri, Sivas
ve çevresini elde ederek Doğu Anadolu'ya dayandı. Sonra Malatya ve Dulkadir
Seferine çıktı. Bizans'ı 4. defa kuşattı. Bu yıllarda dünyanın en güçlü
devleti Timur'un Doğu Türklerinin, ikinci devleti de Yıldırım'ın, Batı Türklerinin
elinde idi. Timur'un Anadolu seferi Bizans'ı kurtardı ve Osmanlı devletinin
gelişmesine en az yarım asır engel oldu. 28 Temmuz 1402'de bütün Orta Çağ'ın
en büyük meydan muharebesi Timurla Yıldırım'ın arasında Ankara'da Çubuk
Ovası'nda geçti. Yıldırım yenildi ve esir düştü. Ertesi yıl Akşehir'de öldü.
Timur, Osmanlı taht şehri Bursa'yı işgal ettirdi. Fakat Rumeli'deki Osmanlı
tohraklarına geçmedi. Anadolu Türkmen beyliklerini eskisinden güçlü olarak
canlandırdı. 1402'den 1413'e kadar geçen devreye "Fetret Devri" veya "Şehzâdeler
Kavgası" denir. Bu yıllarda Yıldırım'ın oğulları, tek başlarına babalarının
epey küçülen mirasını elde etmek için birbirleriyle kavga ederler. Hepsi
de Timur ve haleflerine tabidirler. Bu yıllarda gerçek padişah Yıldırım'ın
büyük oğlu I. Süleyman'dır ki, Edirne'yi taht şehri seçmiş, Rumeli ve bir
kısım Anadolu topraklarında saltanat sürmüştür. 1411'de öldürülünce yerine
kardeşi Sultan Musa geçmiş, o da 1413'te ağabeyi I. Sultan Mehmed Han tarafından
ortadan kaldırılmıştır. Bu suretle Çelebi Sultan Mehmed 1413'e kadar Amasya'da
ve Anadolu topraklarında saltanat sürdükten sonra tek başına padişah olmuştur.
Bu sırada kardeşlerinden Mustafa Çelebi de iki defa saltanata hak iddia
etmiş ve güçlükle bertaraf edilebilmiştir. 1402'de Yıldırım 942.000 km2
büyüklüğünde (500.000 km2 Anadolu'da, 442.000 km2 Balkanlarda) bir imparatorluk
bırakmıştı. Anadolu Türk birliği hemen hemen gerçekleşmek üzere idi. Bu
eser 1402'de yıkıldı. 1413'te oğlu I. Mehmet'in elinde sadece 694.000 km2
toprak kalmıştı (376.000 km2 Balkanlarda, 318.000 km2 Anadolu'da). Sultan
Mehmed babasının mirasını geri almak için 1421'e kadar büyük çaba gösterdi.
Ölümünde 870.000 km2 'ye çıkmıştı ama güç bakımından babasının devrine erişemediği
gibi bu toprakların bir kısmı tâbî beylikler idi ki bunlar Yıldırım devrinde
doğrudan doğruya sancak şeklinde Osmanlı birliğine katılmışlardı. Oğlu II.
Murad, çeyrek asır, dedesi Yıldırım'ın bıraktığı çizgiye gelmeye çalıştı
ve 1451'deki ölümünde, az çok bu çizgiye erişmiş bulunuyordu. 1447'de Timur'un
oğlu Sultan Şahruh'un ölümü üzerine Doğu Türk hakanlığının çözülmeye başlaması
ile de Osmanlı Devleti dünyanın birinci devleti haline geldi. Bu birinciliği
1770'e kadar bırakmayacaktır. Sultan Musa'nın beşinci Bizans kuşatması gibi
II. Murad'ın 1422'deki altıncı kuşatması da -çok şiddetli geçmesine rağmen-
netice vermedi. II. Murad, Anadolu Türkmen beylikleri, bilhassa Karamanoğulları
ile çok uğraştı. 1430'da Selanik'i geri aldı. Venedik ve Macaristan gibi
Avrupa'nın en güçlü deniz ve kara kuvvetleriyle çekişti. 1439'da -Macaristan'a
ait ve Orta Avrupa'nın kilidi sayılan- Belgrad'ı kuşattı, fakat alamadı.
Bosna krallığına metbûluğunu kabul ettirdi. 24 Aralık 1443'te Macaristan
başkumandanı Hunyadi Yanoş, İzladi Derbendi'nde Osmanlı ordusunu bozdu.
Bunun üzerine iki devlet arasında Segedin Sulhu imzalandı (12 Temmuz 1444).
Çok yorulan II. Murad, tahtı çocuk oğlu II. Mehmed'e (müstakbel Fatih Sultan
Mehmed) bırakarak Manisa'ya çekildi ki, Osmanlı tarihinde kendi isteğiyle
ve hiç bir baskı olmaksızın tek tahttan feragat olayıdır. Ancak bundan faydalanmak
isteyen yeni bir Haçlı ordusu 1444 Eylülünde Türk topraklarına girdi. 10
Kasım 1444'ta acele Manisa'dan yetişen Sultan Murad bu orduyu Varna meydan
muharebesinde yok ederek Türkiye'nin geleceğini kurtardı. Başkumandan ve
Polonya kralı Ladislas maktul düştü. Bu arada II. Murad tekrar padişah oldu,
tekrar tahtını oğluna bıraktı, devlet adamlarının ısrarı üzerine üçüncü
defa tahta çıktı. 1446'da Mora üzerine 2. seferini, ertesi yıl Arnavutluk
seferini yaptı. Yanına oğlu II. Mehmed'i de aldı. 19 Ekim 1448'de yeni bir
Haçlı ordusunu, İkinci Kosova Meydan Muharebesi'nde yok etti. Bu defaki
Haçlı koalisyonuna Almanya, Macaristan, Polonya ve başka devletler katılmışlardı.
Bu, Osmanlıları Balkanlardan sürüp atmak gayesiyle yapılan sonuncu Haçlı
seferidir. Artık Hristiyan Avrupa böyle bir teşebbüs yapamayacaktır. 1450'de
gene oğlu II. Mehmed'le beraber ikinci Arnavutluk seferine çıktı. 3 Şubat
1451'de büyük şan ve şeref içinde öldü. Müstesna dehada devlet adamı, diplomat
ve kumandan idi. "Osmanlı Rönesansı" denen ve bu yıllarda Doğu Türklerinin
"Timurlu Rönesansı" denen akımı ile paralel olan ilim, sanat ve kültür hareketinin
de gerçek kurucu ve koruyucusudur. Oğlu II. Mehmed'e dünyanın hemen her
bakımından güçlü devletini bırakıyordu. Yalnız denizde Venedik, hala en
üstün kuvvetti. Dedesi Yıldırım'ın mirasını geniş ölçüde toparlamıştı. Bilgin,
şair, müzisyendi. Adalet ve merhamet duygusu çok yüksekti. Yerine geçen
II. Mehmed 30 Mart 1432 pazar günü sabahý güneþin
doðduðu dakikada Edirne Sarayýnda doðmuþtur. 19
yaþýnda idi ve iki defa tahta oturmuþtu. Saltanat tecrübesi
olduðu gibi babasýnýn yanýnda seferlere de katýlmýþ,
kumandan olarak yetiþtirilmiþti. Fýrsattan faydalanmak
isteyen Karaman üzerine bir sefer yaptýktan sonra artýk
bir kangren haline gelen Bizans meselesini halletmek üzere bütün
varlýðýný bu mevzuda teksif etti. Rumeli Hisarý'ný
yaptýrýp Yýldýrým'ýn karþý
kýyýda yaptýrdýðý Anadolu Hisarý
ile beraber boðazý kestikten sonra 1452-53 kýþýný
Edirne'de dehþetli harp hazýrlýklarý içinde
geçirdi. 23 Martta ordusu ve cihânýn o ana kadar görmediði hesaplarýný bizzat yaptýrýp döktürdüðü, Ortaçað'a son verecek toplarý ile Edirne'den hareket etti. 6 Nisan'da Bizans muhasarasý baþladý. 18 Nisan'da Ýstanbul adalarý alýndý. 22 Nisan gecesi Türk ince donanmasý karadan Haliç'e indirildi. 29 Mayýs sabahý yapýlan nihaî taarruzda Bizans, düþtü. Orta-Çað'ýn -kimseye asla açýlmayan- en müstahkem surlarý geçilmiþti. Çeþitli bakýmlardan 29 Mayýs 1453, Ortaçað'ýn
sonu sayýlýr. Türk tarihinin en müstesna olayý
sayýlarak "Feth-i Mübîn" denilmiþtir.
Dünyanýn en büyük kilisesi ve bütün Avrupa'nýn
ayakta kalan en eski yapýsý (VI. asýr) olan Ayasofya,
camiye çevrildi. Bütün Ortodoks Hristiyanlarýn
baþý olan Cihan Patrikliði ilga edilmedi. Bizans Ýmparatorlarýnýn
yerine padiþahýn himayesi altýna alýndý.
Bu suretle artýk "Fatih" denen 21 yaþýndaki
padiþah, Katolik Avrupa'ya cephe aldý ve Hristiyan dininin
Katolik mezhebinde birleþmesini önledi. Ýstanbul taht
þehri seçildi ve hýzla imarýna baþlandý.
Fethin Ýslam ve Hristiyan dünyasýndaki akisleri muazzam
oldu. Cihan tarihinin en büyük hâdiselerinden biri olarak
telakki edildi. Yeni Çað'ýn eþiðinde dünyanýn nüfusu 400 milyon kadardý (275 milyon Asya, 70 milyon Avrupa, 40 Afrika, 15 milyon Amerika).Fatih Sultan Mehmed Han'ýn cihan siyaseti baþlýyordu. Anadolu'da henüz Yýldýrým'ýn býraktýðý Fýrat-Toros çizgisine eriþilmemiþti. Ama Ankara felaketinin bütün yaralarý sarýlmýþtý. Avrupa'da tek baþýna Türkiye'ye karþý gelebilecek devlet mevcut deðildi. Cihan politikasý için denizlere doðru açýlmak ve denizlerde Venedik'in üstünlüðünü mutlaka geçmek icab ediyordu. Türkiye Ýmparatorluðu, iki kýtanýn iki yakasýna öylesine kudret ve azimle yerleþmiþti ki, cihan devleti olmasý, adeta kaçýnýlmaz bir kader, tarihî bir mukadderattý. |
| Anarşinin Hortlaması Ve Köprülüler |
| IV. Murad'ın yerine kardeşi İbrahim Han (1640-1648) geçti. Onun saltanatı yıllarına Samur Devri denmektedir. Saltanatının ilk yarısı, ağabeyinin devrinin devamı gibidir. İkinci yarısında huzur bozulur ve anarşi hortlar. Bu hükümdar zamanında büyük ve uzun bir Venedik savaşı başlar. Donanma-yı Hümayun İstanbul'dan hareket eder (30 Nisan 1645). Büyük bir Türk ordusunu Girit adasına çıkartmaya başlar (24 Haziran sabahı). Hanya fethedilir (22 Ağustos). Resmo alınır ve Kandiye muhasarası başlar (7 Temmuz 1647). İpsara'da Venedik donanması ezilir (9 Mart 1648). Ancak Kandiye bir türlü düşürülemez. Bütün Avrupa'dan çok büyük ölçüde yardım alan Venedik Cumhuriyeti Girit'te tutunmak için büyük azim gösterir ve Kandiye kalesini vermez. İki tarafın akıl almaz kayıpları içinde savaş uzayıp gider. Venedik, Ege ve Doğu Akdeniz'de son üssünü kaybetmemek için azimli gibidir. Sultan İbrahim, bir ihtilalle tahttan indirilip ağabeyi II. Osman gibi katledilir. Yerine büyük oğlu IV. Mehmed'in (1648-1687) saltanatı başlar. Ancak yeni padişah 6.5 yaşında olduğu için iktidar çeşitli ellerde dolaşır. Önce Kösem Mahpeyker Büyük Valide Sultan saltanat naibesi olur. IV. Murad'la İbrahim Han'ın annesi ve IV. Mehmed'in babaannesidir. Türk tarihinin en meşhur kadınıdır. Fakat bu iyi bir şöhret değildir. Zekâsı derecesinde muhteristir. Onun 3 yıllık (1648-1651) saltanat naibeliği devrine Ağalar Saltanatı denir. Zira gerçek iktidar "ağalar" denen Yeniçeri ağalarındadır. Kösem Sultan iktidarı onlarla paylaşır. Devir yolsuzluk, rüşvet ve anarşi devridir. Kösem Sultan öldürülür. Yerine gelini IV. Mehmed'in annesi Hadice Tarhan Valide Sultan, saltanat naibesi olur. O, kayınvalidesi gibi nefsi için her şeyi yapabilen, yalnız şahsını düşünen bir kadın değildir. Çok yüksek ahlâklı, akıllı, devletin üzerine titreyen bir genç kadındır. Cihan devletinin naibesi olduğu zaman ancak 24 yaşındadır. Devletin uçuruma gittiğini gören devlet adamlarınca desteklenir. Kösem ortadan kalkar kalkmaz onunla işbirliği yapıp devleti soyan 38 ağa idam edilir. Tarhan Sultan, tam 5 yıl çok akıllı denge hesaplarıyla devletin yüksek menfaatlerini savunur ve adam arar. 10 sadrazam değiştirir. Hiç birisi beklenen liyakatı gösteremez. Nihayet müşavirlerinin tavsiyesiyle bir hayli korka korka, pek de ümitli olmayarak, ihtiyar, şöhretsiz bir vezire, Köprülü Mehmed Paşa'ya mühr-i hümayunu verir (15 Eylül 1656). Köprülü'yü istediği selahiyetlerle donatır ve naibelikten şan ve şeref içinde çekilir. 29 yaşındadır ve oğlu IV. Mehmed artık 15 yaşına gelmiştir. Fakat II. Selim tipinde, devlet işlerine karışmak istemeyen bir hükümdardır. Bütün selahiyet Köprülü Mehmed Paşa'da toplanır. Böylece 1683'e kadar 27 yıl sürecek Köprülüler devri başlar ki, bazı tarihçilerce hatta Kanunî devri ile mukayese edilmeye lâyık görülen bir şan ve şevket devridir. |
| Birinci Cihan Savaşı Ve İmparatorluğun Sonu |
| 1908-1914 arasında 6 yılda Türkiye İmparatorluğu, yarı
yarıya denilebilecek şekilde dağılmıştı. Son olarak 1914 sonunda Türkiye,
Cihan Savaşı'na girince, İngiltere de Mısır, Sudan ve Kıbrıs'ı ilhak etti.
Bu şekilde imparatorluğun elinde savaş sırasında bu günkü Türkiye, Irak,
Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Yemen, Suudi Arabistan (Necid kısmı hariç)
devletlerini teşkil eden ülkeler kalmıştı. O devir Türk basınında " Harb-i
Umumi" denen Birinci Dünya Savaşı, o ana kadar cihan tarihinin benzerini
görmediği genişlikte bir savaştır. Savaşın sebep ve menşeleri pek eski ve
pek girifttir. Almanya'nın denizlerde ve sömürgelerde İngiltere ile rekabete
kalkışması, böyle bir şeye tahammül edemeyecek yapıda olan ananevî Biritanya
siyasetinin ne pahasına olursa olsun Almanya'yı ezmek istemesi, birinci
Cihan Savaşı'nın başlıca sebeplerinden biridir. Fransız-Alman rekabeti,
Fransa'nın Alsace-Lorraine'i 40 yıldır unutamaması, gittikçe devleşen Almanya
karşısında kara Avrupası'nda ikinci dereceye düşmesi de, mühim sebepler
arasındadır. Rusya'nın Uzak Doğu'da Japonya tarafından durdurulmasından
sonra yeniden Balkan siyasetine sarılması, Boğazları ele geçirmek için zemin
hazırlamak istemesi, durmadan küçük Balkan devletlerini Türkiye ve Avusturya-Macaristan
imparatorluklarına karşı kışkırtması, meselenin doğu cephesini açıklar.
Nitekim Avrupa siyasî çevrelerinde Balkan Savaşı, dünya savaşının gerçek
öncüsü olarak telakki edilmiştir. Bir yandan Almanya-Avusturya - İtalya'nın,
öbür yandan İngiltere - Fransa- Rusya'nın birbirlerine karşı gruplaşmaları,
zaten dünyayı şüpheli bir geleceğe doğru itiyordu. Avusturya-Macaristan
Veliahtı'nın Bosnasarayı'nda bir Sırp tedhişçisi tarafından öldürülmesi
bu imparatorluğun Sırbistan'a, onu koruyan Rusya'nın da Avusturya- Macaristan'a
savaş açmasıyla sonuçlandı. Böylece bir cihan savaşı için ortam teşekkül
etti. Avusturya'nın müttefiki olan ve Slav'lığın Cermen'liği ezmesine müsaade
etmemesi tabii bulunan Almanya, Rusya'ya; Rusya'nın müttefiki olan ve bu
devleti yenen bir Almanya'nın Avrupa'da hakimiyet kuracağından korkan Fransa,
Almanya'ya savaş açtı. Belçika'nın tarafsızlığını ve bütünlüğünü garantilemiş,
esasen Fransa ile Rusya'nın müttefiki ve Almanya'nın düşmanı İngiltere'nin
kıta savaşındaki rolünü küçümseyen Almanya, yıllardan beri savaş planını
Rusya ve Fransa'yı yıldırım harbiyle ezmek üzere hazırlamıştı. Bunun için
kuzeyden Belçika'yı çiğneyerek Fransa'ya girmek icab ediyordu. Böylece Belçika
ve Lüksemburg da, daha savaşın ilk günlerinde merkezî imparatorlukların
karşısında ve Müttefiklerin yanında yer aldı. Karadağ da, soydaşı Sırbistan'ı
yalnız bırakmadı. Bütün bunlara rağmen Almanya ve Avusturya, Birleşik Amerika
savaşa katılmasaydı yenilmezlerdi. Hele İngiltere işe karışmasaydı, yahut
İtalya, müttefikleri Almanya ve Avusturya'ya ihanet edip müttefikler yanında
savaşa girmeseydi, Almanya ve Avusturya'nın zaferi kesin olurdu. Ancak İngiltere
savaşa girdikten ve İtalya, Almanya-Avusturya yanında savaşa katılacağına
tarafsızlığını ilan edip niyetini belli ettikten sonra, Almanya-Avusturya
için zafer şansı kalmamıştı. Ancak zararsız veya az zararlı bir netice tahmin
edilebilirdi. Fakat aşağıda anılacak Marne başarısızlığından sonra, bu netice
bile tehlikeye girmiş ve Müttefiklerin harbi kazanacağı aşağı yukarı, daha
savaşın başlangıcında anlaşılmıştı. Hiçbir devlet, bu çapta
bir savaþýn yýllarca süreceðine ihtimal vermedi.
Birkaç ayda biteceðini hesaplayan askerî ve siyasî
mütehassýslar az deðildi. Türkiye'nin savaþa
girip Rusya'nýn boðulmasýna ve sonunda yýkýlmasýna
sebep olmasý, Ýngiliz Baþbakaný Lloyd George'un
dediði gibi, savaþý baþlý baþýna
iki yýl uzattý. Dünya tarihinde ilk defa olarak bu savaþ boyunca akýl almaz askerî kuvvetler karþý karþýya geldi. Ýttifak Devletleri (Merkezî Ýmparatorluklar): Almanya 40 kolordu (109 tümen + 11 süvari tümeni), Avusturya-Macaristan 16 kolordu, Türkiye 63 tümen (9 ordu), Bulgaristan 15 tümen çýkardý. Bu kuvvetlerin karþýsýna, dengesiz þekilde þu Ýtilaf Devletleri (Müttefikler) çýktý: Fransa 21 kolordu (33 tümen+10 süvari tümeni), Rusya 37 kolordu ve ayrýca 19 süvari tümeni, Ýngiltere ve sömürgeleri 50 tümen, Birleþik Amerika 42 tümen, Ýtalya 45 tümen, Belçika 6 tümen, Sýrbistan 19 tümen,, Romanya 25 tümen, Karadað 3 tümen, Yunanistan 10 tümen, Portekiz 5 tümen. Bu suretle aþaðý yukarý Ýttifak Devletleri'nin 246 tümeni, Ýtilaf'ýn 441 tümeni karþýsýnda kaldý. Daha anlaþýlabilir bir hesapla bu savaþta Ýtilaf
Devletleri'nin 42,7 milyon askeri silah altýna aldýklarýný,
bunun karþýsýnda Ýttifak Devletleri'nin 22,9
milyondan fazla asker çýkaramadýklarýný
söylemek yeter. Aþaðý yukarý her Ýttifak
askerî, iki Ýtilaf askeriyle vuruþmaya mecbur kalmýþtýr.
Japonya, Avrupa kara savaþýna katýlmamýþ,
ancak büyük donanmasý ile deniz harekatýna girmiþtir.Savaþa
giren iki taraf devletlerinin nüfus toplamý 1,170,735,000'i
bulmaktadýr. Merkezî imparatorluklara harp ilan eden, fakat
fiilen savaþa katýlmayan sürüyle devlet, bu tablolarda
bahis mevzuu edilmemiþtir. Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan
ve daha birçok ülke, Ýngiltere'nin; Fas, Cezayir ve
daha bir çok sömürge de, Fransa'nýn nüfuslarýna
dahildir. Yalnýz sivil halktan - baþta açlýk
ve salgýn hastalýk olmak üzere - çeþitli
sebeplerden ölenlerin 10 milyonu geçtiði hesaplanmaktadýr. 6-12 Eylül (1914) Marne ýrmaðý üzerinde yapýlan kanlý çarpýþmalar, Paris'e 30-40 km. kala Almanlarý durdurdu. Bu da, Fransa'nýn yýldýrým savaþýyla bertaraf edilmesi planýný suya düþürdü. Böylece 43 yýllýk Alman genelkurmay planlarý, milyonu geçen müttefik ordularý tarafýndan akim býrakýldý. "Hatasýz kurmay" vasfýný kaybeden von Moltke (Büyük Moltke'nin yeðenidir), Kayzer tarafýndan deðiþtirildi. Ýþte Türkiye'nin savaþa katýlmasý bu tarihî dönüm noktasýndan, Marne muharebelerinden sonra oldu. O zamana kadar Almanya, muhtemel bir savaþta, yýldýrým harbiyle Fransa'yý tasfiye ettikten sonra bütün gücüyle Rusya'ya yükleneceðine bütün dünyayý inandýrmýþtý. Fakat Marne muharebelerinden sonra, böyle bir þeyin olamayacaðý, savaþýn belirsiz bir süre içine ve Almanya'nýn aleyhine olarak uzayacaðý, kesin þekilde anlaþýldý. Bunu anlayamayan, yalnýz Enver Paþa oldu. Cihan denizlerine, bütün iktisadi imkanlara sahip büyük devletlerle Türkiye'yi hiç de lüzumu yokken savaþa atan Enver Paþa, Meclislere, hükümdara haber vermeden, donanmaya Rus limanlarýný bombardýman emrini veren Enver Paþa. Tarafsız kalması, Türkiye'ye sonsuz nimetler temin edecekti. Bir defa Boğazları tarafsız da olsa kapatacağından, Rusya gene boğulacaktı. Dünyanın savaştan bitkin çıktığı 1918'de Türkiye, zihinde, hiç yıpranmamış bir ordu ile, Yakındoğu ve Balkanların münakaşasız şekilde en güçlü devleti olacaktı. Akıl almaz insan ve servet harcamayacaktı. 1922'ye kadar süren ve düşman sürülerini Ankara yakınlarına getiren, yüzlerce Türk şehir ve kasabasının mahvolmasıyla neticelenen facialar olmayacaktı. İmparatorluk cebren tasfiye edilmeyecekti. 1945'ten sonra İngiltere ve Fransa nasıl imparatorluklarını kendi iradeleriyle tasfiye ettilerse, Türkiye de öyle yapacaktı. Bu tarihlere kadar Irak, Suudi Arabistan petrollerinden faydalanacaktı. Birçok Türk ülkesi de şüphesiz bu tasfiyede yabancılara geçmeyecekti. Birinci Dünya Savaşı, bütün cihan tarihinin en mühim hadisesidir. Gerçi ateş kudreti ve tahribat bakımından İkinci Cihan Savaşı, ilkini geride bırakmıştır. Fakat dünya düzenine getirdiği değişiklikler, birincisinden fazal değildir. Bu savaş, o zamana kadar tahmin ve tahayyül dahi edilemeyecek büyüklükte askeri kuvvetleri karşı karşıya getirdi. Büyük insan kitleleri, bir cephede yığıldı. Kuvvetler iki tarafta denge halinde olduğu için, yıllarca siperlere kakılıp kaldı. Bu şekilde büyük orduların tahkimat içine yerleşip birkaç km. hatta m.lik yerler için milyonlarca cephane sarfetmeleri, o zamana kadar görülmemiş bir şeydi. Daha önceki her hangi bir savaşta, Birinci Dünya Harbi'nin kızgın bir şekilde geçen birkaç günü içindeki kadar cephane harcanış değildi. Uçak, tank, zırhlı, motorlu vasıtalar, dev toplar, zehirli gaz, amansız denizaltı savaşı, havadan şehirlerin (bu arada İstanbul'un) bombardımanı, bu harbin getirdiği yeniliklerdir. Savaştan sonra dünyanın siyasi haritası değiştiği gibi, ondan çok daha fazla, toplumların bünyeleri tahavvül etti. Savaşın felaketlerinden faydalanan komünizm gibi, her türlü insan haklarını inkar eden kanlı bir rejim, Rusya'ya yerleşti. Başka birkaç ülkede yerleşmesine de ramak kaldı. Milletler, adeta kolektif bir çılgınlığa kapıldılar. Yüzlerce yıllık monarşiler yıkıldı. Osmanoğulları, Habsburglar, Hohenzollernler, Romanoflar gibi ebedî sanılan hanedanlar, iktidardan düştü. Savaştan memnun çıkmayan devletlerde, büyük ölçülerde teşkilatlanmış faşist diktatörler türedi. Almanya, İtalya, İspanya, Macaristan gibi devletlerde görülen bu diktatörlükler, hem komünizme, hem de liberal demokrasilere karşı, amansız bir düşmanlık gösterdiler. İktidar, cihan tarihinde asla görülmemiş bir şekil ve kudrette tek şahısta toplanabildi. Komünist olsun, faşist olsun bu diktatörler, tarihin akla gelebilecek en büyük müstebitlerine, mesela firavunlara rahmet okutacak bir zulüm gücü iktisap edebildiler. Buna rağmen, insanlığın demokrasiye güveni eksilmedi, arttı. Demokrasi, daha iyi uygulandıktan, sosyal adalete daha ağırlık verdikten başka, dünyanın en büyük ve kudretli devleti halini, eskisinden daha çok elde etti. Bugün sayıları 160 kadar olan müstakil devletin tam üçte biri, İngiltere'ye bağlı idi. I. asırda Roma, XVI. Asırda Osmanlı İmparatorlukları neyse, o hale geldi. Dünya nüfusunun en büyük kısmını, şu veya bu şekilde, idare veya nüfuzuna tabi kıltı. Ancak aynı yıllarda, Britanya İmparatorluğu'nda, 6 kıtaya yayılan, Roma ve Osmanlı imparatorluklarından sonra tarihin gördüğü bu üçüncü devamlı cihan devletinde, ilk gerileme, hatta çözülme alametleri belirdi. İngiliz emperyalizmine karşı umumî bir nefret uyandı. Afrika ve Asya devletlerinin çoğu sömürge haline getirilmişti. Afrika'da yalnız Liberya, Asya'da ise sadece Türkiye, Japonya, İran, Siyam, ve kısmen Çin sömürge olmaktan yakalarını kurtarabildiler. İki savaş arası (1918-1939), sömürgeciliğin altın çağı olmasa bile, en büyük sahalara yayıldığı devir olarak tarihe geçti. Yüzlerce yıllık rejimlerin bir anda iskambil kağıdı gibi yıkılması, toplumların ruhî durumunu değiştirdi. Gelenek ve adetlerin mühim bir kısmı bırakıldı, hatta inkar edildi. İnsanlar nezaket ve terbiyelerini kaybedecek duruma geldiler. Bu buhrandan İkinci Cihan Savaşı çıktı. Taraflar, milyonlarca zayiat verdiler. Dünya, mühim bir aydın tabakadan yoksun kaldı. Bu arada Türkiye'nin zayiatı korkunç oldu. 1911'den 1922'ye kadar devam eden savaşlarda, yüz binlerce Türk öldü; en iyi yetişmiş, Doğu ve Batı kültürlerini nefsinde birleştirmiş bir genç nesil yok oldu. Bilhassa Çanakkale, bir yedek subay savaşı halinde, on binlerce Türk aydınını yok etti. Türkiye bu gerçek aydınların kaybından çok ağır bir darbe yemiş oldu. İçtimaî sarsıntı, uzun zaman halledilemeyecek derecede mühimdi. Türkler, 2200 yıllık tarihlerinin en büyük topyekün felaketine maruz kaldılar. Bu savaş sonunda, Türkiye'nin hiçbir zaman istila yüzü görmemiş en değerli toprakları, Anadolu'nun içerilerine kadar, tahrip edildi. Esasen yeter derecede kötü olan Türk ekonomisi, savaştan tam bir yıkım halinde çıktı. Asrın başlarında 50-100 bin nüfusa ermiş Anadolu şehirlerinde nüfus yarının çok aşağılarına düştü. Nitekim 1927'de yapılan sayım, ancak 13,648,000 nüfus gösterdi. Birinci Cihan Savaşı, Türk milletinin askerlik değerini ve manevî gücünü bir defa daha ortaya çıkarmaktan da geri kalmadı. Bu savaşta kazanılan bazı başarılar, başta Çanakkale olmak üzere, askerlik tarihinin mühim olaylar içinde yer alır. Türk orduları Çanakkale'de, Kafkasya'da, Galiçya'da (Polonya), Makedonya'da, Dobruca'da, Yemen'de, Hicaz'da, Libya'da, Sina ve Filistin'de, Irak'ta, İran'da vuruştular. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, Cevad Paşa, Mersinli Cemal Paşa, Ali İhsan Paşa, Esad Paşa, Şehzade Osman Fuad Efendi (Paşa) gibi üstün değerde birkaç kumandan dışında, Türk ordusunun ancak bir ikisi muktedir ellerdeydi. Kumanda heyeti bazen, tamamen aciz subaylardan müteşekkildi. Teçhizat çok eksikti. Mahrumiyetler büyüktü. Eğer Alman ve Avusturya-Macar orduları derecesinde mükemmel teçhiz edilebilseydi, Türk silahlı kuvvetlerinin başarısı büyük olurdu. Türkiye'nin savaşa germesi üzerine İngiltere, Mısır-Sudan ve Kıbrıs üzerindeki Türk hakimiyetinin son bulduğunu ilan etti. Lozan muahedesi ile bu ülkeleri Türkiye, kesin şekilde bıraktığını kabul etti. Dünyada sanayi, ziraat ve ticarette büyük bir gerilik, bazı ülkelerde geçici bir yokluk hasıl oldu. Bazı bölgeler, nüfustan adeta boşaldı. Şehirlerin hepsinin nüfusunda düşüklük görüldü. Yalnız Birleşik Amerika, savaştan büyük bir zenginlik ve refahla çıktı. Fakat dünyanın en büyük kısmı, ilerleme hızından çok şey kaybetti. Savaştan yenik çıkan dört devletin uğradığı hakaret amiz ve son derece haksız muamele, İkinci Cihan Savaşı'nın gerçek sebebini teşkil etti. Bu haksız muameleye karşı yalnız Türkler baş kaldırdı. Almanlar, Avusturyalılar, Macarlar ve Bulgarlar baş eğdi. Bu devletlerin en değerli toprakları ellerinden alındı. Harbin son günlerinde "Hakan-ı sabık" denilen II. Abdülhamit (10 Şubat 1918) ve 4 ay 23 gün sonra da kardeşi V. Sultan Mehmed Reşat Han (4 Temmuz 1918) öldüler. II. Abdülhamit'in cenaze merasimi muhteşem oldu. Artık kendisini takdir etmeye ve anlamaya başlayan İttihatçı liderler katıldığı gibi, halk, harbin en açı günlerinde, devrinde huzur, refah ve sulh içindeki yaşadığı eski hükümdarın ardından samimi gözyaşları döktü. 10 yılda ortam, bu derece değişmişti. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi harbe son verdi. Artık Türkiye tarihinde yeni bir safha başladı. 16 Mart 1920'de Müttefiklerin İstanbul'u işgal etmesi, Meclis-i Mebusan'ı cebren dağıtması ve birçok milletvekilini Malta'ya sürmesi, Türk İmparatorluğu'nun taht şehrini fiilen İngiliz nüfuzuna geçirdi. 23 Nisan 1920'de İstanbul'dan kaçabilen milletvekillerinin iştirakiyle Ankara'da Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı ve Milli Mücadele'yi yönetmeye başladı. 1920, hatta 1918 sonundan itibaren, imparatorluk ve cumhuriyet dönemleri tarihi, birbirinin içine girer. 1 Kasın 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi, saltanatı ilga etti. Ağabeyi Sultan Reşat'ın yerine geçen sonuncu padişah VI. Mehmet Vahdettin, yalnız halife sıfatıyla kaldı ve 16 kasım gecesi İstanbul'u terk etti. Yerine son veliaht-ı saltanat Abdülmecit Efendi, halife oldu. 3 Mart 1924'te Türkiye Büyük Millet Meclisi, halifeliği de kaldırdı. II. Abdülmecit, 101. ve sonuncu İslam halifesi olarak bütün hanedanla beraber Türkiye dışına çıkarıldı. Bu arada 29 Ekim 1923'te yeni rejime ad konularak cumhuriyet ilan edilmişti. Osmanoğulları'ndan gelen hükümdarlar, Ertuğrul Gazi'den VI. Mehmet'e kadar (I. Süleyman ve Sultan Musa da dahil edilmek üzere) 39, yalnız halife olan II. Abdülmecit ile 40 kişidir. Bu suretle saltanatları 1231'den 1924'e kadar 639 yıldır (son 1 yıl, 3 ay 14 günü sadece hilafet). "Halife" sıfatıyla İslam'ın başı titrini ise 407 yıl, 6 ay, 5 gün yalnız 30 kişi taşımıştır. 632 yılından başlayan halifelik müessesesi 1924'te son bulmuş, Osmanoğulları'ndan sonra müessese devam edememiş, böyle bir sıfatı taşıyacak manevi ve maddi gücü haiz hiçbir şahıs ve hanedan bulunamamıştır. Saltanatın düşmesi ile, Türkiye tarihinin ikinci devresi kapanır ve içinde bulunduğumuz üçüncü devre, Cumhuriyet devri başlar. |